Nüfus Batı'ya yığıldı

Çoğumuzun her gün tekrarladığı ama bir yandan da getireceği kaosa alıştığımız bir korkunç gerçek var.

iortaylihs@hurriyet.com.tr



Çevre sorunları artık soluduğumuz havayı ve gözlerimizin aradığı estetiği yok eder duruma geldi. Büyük kentlerde İstanbul, Bursa ve İzmir’de yeşil aranır bir alan haline dönüştü. Bilhassa Bursa’nın 1960’lardan sonra ve 1970’lerden itibaren yeşil Bursa olmaktan çıktığı görülüyor.

Çoğumuzun her gün tekrarladığı ama bir yandan da getireceği kaosa alıştığımız bir korkunç gerçek var. Türkiye yüzölçümünün yüzde 20’sinden daha dar bir alana yani İzmit Körfezi-Antalya çizgisinin batısına nüfusun hemen hemen yarısı yayılmış durumda. Bunun içinde de Kuzey Marmara aşırı bir yoğunluğa sahip. Hemen hemen Türkiye ihracat gelirinin büyük çoğunluğunun (70 milyar dolar İstanbul, 15 milyar dolar Kocaeli) bu bölgeden geldiği, buradaki sınai-ticari üretimin bu miktarı sağladığı tekrarlanacak.

Galiba felaket de burada. Dilovası tipindeki tabiat kirlenmeleri ve toplumun sağlığını bozan örnekler böyle artacak. Tekirdağ gibi nüfusu 2010’dan itibaren yüzde 20 artan Marmara kıyısındaki eski, küçük sevimli şehrin durumu bu bölgede nüfus bakımından sağlıklı bir gelişmenin bitmesi demektir. Hiç kuşkusuz ihracat ve üretim miktarlarının yüksekliği doğrudan bu nüfusla ilintili değildir. Daha az artış daha dengeli bir yerleşmeyi hatta daha da fazla üretimi, sanayileşme ve hizmet sektöründeki gelişmeyi sağlayabilir.

TRAKYA’YA YIĞILACAK

Çevre sorunları artık soluduğumuz havayı ve gözlerimizin aradığı estetiği yok eder duruma geldi. Büyük kentlerde İstanbul, Bursa ve İzmir’de yeşil aranır bir alan haline dönüştü. Bilhassa Bursa’nın 1960’lardan sonra ve 1970’lerden itibaren yeşil Bursa olmaktan çıktığı görülüyor. Bir şehir 40 sene içerisinde kent içindeki ıhlamur kokuları, kentin hemen kenarındaki meyve bahçeleriyle tanınan yapısından, kısa zamanda yeşili nasıl silinebilir kimse hatırlamıyor. Galiba toplum olarak hafızamızın lagarlığı (zayıflığı) bu gelişmelere göz yumulmasına neden olmuştur. Yakın gelecekte Trakya’ya nüfus yığılacak. Bu kaçınılmaz. Çünkü uzak Anadolu vilayetlerinde Kanal İstanbul projesine yönelik ilgi Boğaz’ın veya Marmara’nın geçişlerine duyulan bir kaygıdan ibaret değil. Memleketindeki sat, Trakya’da arazi al ve “Spekülasyon yap, yan gel yat” diye özetlenecek bir yaklaşım var.

Türkiye’nin bu konularda milli bir mutabakat planına girmesi kaçınılmaz. Ancak partiler arasında bu uzlaşamaya yetenekli bir zemin yok. Elimizde Osmanlı Rumelisi’den kalan son parça yani Trakya veya bazılarının Avrupa diye tekrarladıkları bölge böyle süratle şehirleşirse Türkiye’nin sadece tarım bakımından değil hem şehirleşme, hem su ve hava sağlığı, hem de kültür ve medeniyeti bakımından ağır bir kayba uğrayacağı gerçek.


BREXIT GÖSTERİSİ VE BAYRAKLAR


BREXIT Partisi Boris Johnson’ın politikasını hemfikir olmasa da esasta destekleyen grup olarak Avrupa Parlamentosu’na girdi. Brüksel’deki AP Genel Kurulu’nda yapılan, İngiltere’nin yaklaşık yarım asırlık AB üyeliğini sonlandıracak Brexit Anlaşması oylaması oturumunda parti lideri Nigel Farage oldukça yüksek sesle saldırgan olmasa bile hayli eleştirel ve ölçünün biraz üstünde bir ironi kullandı.

Açıkçası Avrupa’nın getirdiği bütün kurumları artık tanımadıklarını ve kurtulacaklarını beyan etti. Oturumu yöneten başkan yardımcısı Mairead McGuinness, Nigel Farage’in nutku, yüksek alkış ve grubun elinde Britanya bayraklarıyla destekli bir gösteriye dönüşünce “Lütfen bayraklarınızı indirin ve sessiz olun”, “Oturduğunuz yerde sükûnetle durun ve bayraklarınızı uzakta tutun. Burayı terk ederken de bayraklarınızı alıp gidin” dedi. Böylelikle parlamentarizmin çok iddialı sahiplerinin ne kadar kibar bir oturum sergilediğini belirtmek gerekir. Ortada tam bir kayıkçı kavgası vardı. Her şeye rağmen Britanyalıların daha umursamaz bir görüntü sergilediğini belirtmek gerekir. Bir ayrıldılar, pir ayrıldılar.

Sonraki gün Avrupa Parlamentosu’nda bayraklı oturum yeni bir safhaya ulaştı. Yunanistan’ın parlamentodaki bağımsız milletvekili Ioannis Lagos Yunanistan’daki göçmen politikasını ve Avrupa’yı eleştirirken ne yaptı etti, Türkiye’ye çattı ve cebinden çıkardığı kâğıttan Türk bayrağını yırtıp attı. Vahim gelişmeler. Dünyaya uygarlık, beynelmilel iletişim, milliyetçilik karşıtı yeni bir düzen ve dünya görüşü dayatan ve bunu getirdiğini iddia eden Avrupa Birliği’nin parlamento oturumları daha çok bizim bir zamanlar taşradaki panayır tiyatrolarının manzaralarını andırıyor, tabii o panayır tiyatroları kadar masum ve iddiasız olduğunu söylemek mümkün değil. Galiba her şeye rağmen Avrupa Birliği’nde ülkelerin zihniyet ve davranış farkı açıktan açığa patlama safhasına geçmiş.

İSTANBUL'UN EMANETLERİ

İstanbul’da Nuruosmaniye ve Kapalıçarşı çevresi şehrin birçok eski semtlerine ve abidelerine göre daha şanslıdır. Şansı da hiç değilse kumaş, gümüş, antika halı arayanların ve genelde İstanbullu hanımların çokça gezdiği bir bölge olmasından ileri gelir. Gözlerden ırak müteahhitlerin veya mezar taşı hırsızlarının zulmüne uğrayan bölgelere göre burayı şanslı addedebiliriz ama maalesef İstanbul halkının çoğunun gezdiği bu bölgede de insanımıza has vurdumduymazlık geçerlidir. Bazı eski eser korumacılık ilkeleri vardır, bunların başında eski vakıfların, çarşıların önündeki dükkânların gümüş-altın atölyesi, demircilik veya deri ustalığı yapanlardan uzak tutulması gereğidir. Çünkü bu dallarda bugün kullanılan bazı malzemenin, teknik aletlerin ve hassaten uygulanan teknolojinin geleneksel ustalardan ve bazı atölyelerden farklı olmasıdır. Bu gibi dallar şehrin abidelerine zarar veriyor. Metal ve asitin kullanılmasından doğan artıklar, şehrin eski lağım sistemini tahrip ediyor. Bu konuda alınan tedbirler kuyumcuların başka yerlere nakli çalışmaları ustalıkla kesintiye uğratılır.

Bir konu daha var: Bu gibi yerlerde ayaküstü hizmet veren aşçı dükkânlarının bulunması bazılarımıza çok hoş görünse de korumacılık açısından aynı keyfiyette değildir. Biri tezgâhından çıkardığı soba borularını tarihi eserin üstünden dolaştırıyor. Diğerinden çıkan duman cami hazirelerindeki mezar taşlarının tahribini hızlandırıyor. Yoğun kirli su atıkları 17., 18. asırların aksine tahripkâr asit ve bu gibi kimyevi maddeleri içeriyor. Gezdiğiniz zaman çarşı dükkânlarının zevksizlik örneği levhalar, tabelalar, panolarla örtüldüğünü görürsünüz. Kullananların bu estetik düşmanlığı güya sahayı denetleyenlerin ve en başta Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün de gözünden kaçıyor. Yine acı bir örnek: Nuruosmaniye Camii avlusundaki yüzyıllık mermer kaplamaları üstüne kimyevi levhalarla yalıtım yapılmış. Bu muhteşem eser işgüzarların kararına mı bırakılacak? Anlaşılan ya Vakıflar’ın buralara müdahale gücü yok ya da birileri onları devamlı engelliyor.
Bizim memlekette demokrasi bazı kimselerin ve bazı grupların kanun ve yönetmelikleri ihlal etmesi demektir. Tek çare buralarda gezinen hemşerilerin etrafa göz atması, merakla bakması sevmesidir. Kapalıçarşı yöresinde, Çemberlitaş’ta, Nuruosmaniye’de alışveriş demek sadece gittiğiniz dükkâna adım atmak olmamalı. Etrafı gezme ve görme alışkanlığı zevki arttıkça kitlenin denetimi ve sesi de güçlenir.


Emoji ile tepki ver!

Bu Yazıyı Paylaş :

    0 Yorum
  • Yorumu Gönder
  • Diğer Yorumlar (0)